
ALİ NAR HOCA’NIN EDEBİ ESERLERİNE GENEL BİR BAKIŞ
Ali Nar Hoca ve Edebiyat
Ali Nar Hoca, edebiyat zevkini son devrin âlimlerinden Mahir İz Hoca’dan almış ve Necip Fazıl’dan beslenerek büyütmüştür. Talebelik yıllarında bir defa gördüğü ve MTTB salonunda onlarca konferansını dinlediği Necip Fazıl’la 28 Haziran 1964 yılında tanışmış, öğretmenlik yıllarında Diyarbakır’a, Erzincan’a ve İzmit’e konferansa çağırmış; Büyük Doğu dergisinde yazı yazacak kadar dostluğunu ilerletmiştir. Mart 1983’te Üstad’la vefatından önceki son röportajı gerçekleştirmiştir.
20. asırda “İslâmî Edebiyat” kavramını ilk defa kullanan ve bu kavramın isim babası Ebu’l-Hasen en-Nedvi ile 1986 yılında Hindistan ziyaretinde tanışmış; Şeyh Nedvi’nin “Türkiye’de İslâmî Edebiyat’ın temsilcisi sen ol” çağrısına cevap vererek “İslâmî Edebiyat” dergisini kurmuştur.
Daha ilkokul yıllarında edindiği not defterine itinayla günlükler tutan Ali Nar Hoca, İmam Hatip yıllarında ve Yüksek İslâm Enstüsü’nde yazma alışkanlığını geliştirmiş, “Milli Yol” dergisinde yayınlanan bir ankete verdiği cevapla katkıda bulunmuş ve “Yeni Şark Postası”nda yazmaya başlamıştır. Hocanın edebiyatta sesini duyurması öğretmenlik yıllarına tesadüf eder. Salih Özcan beyin çıkarttığı “Hilal” dergisinde ilk şiirinden sonar “Hakses” dergisinde de bir yazısı yayınlan; böylece edebiyat dünyasında ismi duyulmaya başlamıştır.
1977’de yazdığı kitaplarını neşrettirme imkânı bulmuş, “Milli Gazete” ve “Yeni Devir”de yazdıklarıyla Türkiye çapında ismini kabul ettirmiştir. “Pınar”, “Mavera”, “Yeni Sanat”, “Sedir”, “Çınar”, “Tohum”, “Hilal”, “İslâm”, “Milli Gençlik”, “Düşünce”, “Hakses”, “Vahdet” gibi sağda çıkan dergi ve gazetelerde yazılar yazmıştır.
Ali Nar Hoca’nın Edebiyat Anlayışı
Ali Nar Hoca’nın 78 yıllık hayat mücadelesi iki temel üzerine oturmuştur: “Birisi din, diğeri edebiyat”. Edebiyatı, dini anlatmada bir vasıta olarak görerek “İslâmî Edebiyat” kavramı üzerinde ısrarla durmuş ve Türkiye’de İslâmî Edebiyat’ın temsilcisi olmuştur. Hoca’nın bu tutumu “tebliğ” anlayışından çok “telkin” anlayışıdır ve bu yönüyle Lebid’e, Hassan bin Sabit’e, Züheyr’e, Ebu’l-Hasen en-Nedvi’ye ve Necip Fazıl’a benzer. Yazdığı piyes, hikâye, roman ve denemelerinde “tebliğ” değil, “telkin” anlayışı hâkimdir.
Bu anlayışını şöyle ifade eder: “Önce İslâmî Edebiyat İslâmî duygu ve düşünceyle yapılan bir söz sanatıdır. İslâm’dan ve onun kutsallarından direk söz etmeseniz de onun ruhuna uygun olarak Müslüman ediplerin yaptığı edebî faaliyetlerin tümü İslâmî edebiyat kavramının içine girer. İslâm’a aykırı olmayan ve İslâm’ın kutsallarını rencide etmeyen eserleri bu kategoride değerlendirebiliriz. Özellikle altını çizmek gereken bir nokta genel ahlaka aykırı olamamaktır. Bizim geleneğimizde var olan münacat, naat, büyükleri medih ve kötülere yergi, ahlakî telkin taşıyan türler tepe noktasını tutar. Aslında bize göre ideal olan da budur.”
Hocanın edebiyatta ideal olanın “tebliğ” değil, “ahlaki telkin” olduğu inancı eserlerine de yansımıştır. “Tebliğ”in din adamları tarafından da yapılabileceğini ancak edebiyatçının dini anlatırken “ahlaki telkin” metoduyla hareket etmek suretiyle daha geniş kitlelere sesini duyurabileceğini; telkin metoduyla dini düşünceleri, edebi türlerin içine daha ustalıkla yerleştirilebileceğini öngören Ali Nar Hoca, yazdığı “piyes”, “hikâye” ve “roman’ (bilim kurgu-ütopik)’larında telkinî bir metod takip etmiştir. Ancak yazdığı “Ezan Donanması” ve “Sığamadığım Dünya” şiir kitaplarında ve denemelerinde “tebliğ” ve “telkin”i birlikte kullandığı görülür.
İslâm Dünyasının İlk Ütopik Romanı: Arılar Ülkesi
“Arılar Ülkesi”, sosyal-siyasal içerikli bir ütopik romandır. 1980 yılında yayınlanan eser, Arılar sembolüyle Türk milletinin ve özgürlük savaşı veren toplumların son asırdaki macerasını anlatmaktadır. Eser, Fransızca, İngilizce ve Arapça’ya çevrildi. Dünya İslâmî Edebiyat Birliği yarışmasında 1’incilik ödülü aldı.
Ütopik romanlara örnek olarak “Guliver’in Macerası”, “Utopia” ve “Güneş Ülkesi” romanları örnek verilir. Ancak bunların tümü yabancı romanlardır. Arılar Ülkesi, bu yönüyle Türkiye’de ve İslâm ülkelerinde türünün ilk örneğidir.
Ali Nar Hoca, “Arılar Ülkesi” kitabının “ahlaki telkin” metoduyla yazdığına işaret ederek şunları söyler:
İnkılap Kitabevi’nde bir tabible kelam ediyoruz:
-Hocam, beni hatırladınız mı? Sizinle 1982’lerde burada tanışmıştık, ben talebeydim. Arılar Ülkesi yeni çıkmıştı. Bir kız gelirdi yayınevine, İslâm’a yönelmişti ama bir türlü başını örtmeye razı olmuyordu. Çok anlattık, kitap verdik. Sonunda sizin bu romanınızı hediye ettik. Bir iki gün sonra kızcağız başı örtülü geldi. Hayretimizi bir kat daha arttırdı. Arılar Ülkesi’ni okuyunca lüzum görmüş! Halbu ki kitapta bunu tebliğ eden bir kelime yok!
-Evet, dedim. Uzaktan ve derinden telkin almış olacak!
Cahit Zarifoğlu, Arılar Ülkesi romanı hakkında şunları söyler: “Çocuklar da dâhil herkesin rahatlıkla, zevkle ve ibretle okuyacağı bir romandan söz açalım bugün. Yazarını gazetelerdeki yazılarından da tanıyorsunuz. Bu defa bir romanıyla karşımıza çıkıyor. Zannederim Ali Nar’ın bu ilk romanı. Çok yönlü bir kitap: İsterseniz çocuklar için bir masal kitabı, dilerseniz bir edebiyat eseri, dilerseniz bir siyaset analizi deyin. Hepsini de karşılayabilecek birçok yönlülüğe sahip.
Konusu üç cümle ile şöyle:
Çalışkan ve dürüst bir arı cemaatının yaşadığı bir küçük ülkeyi, civar ülkelerden birinde yaşan yılanlar istila ediyor. Nice ızdıraplardan ve maceralardan sonra arılar akıllarını başlarına topluyor ve ülkelerini kurtarıyorlar.”[1]
İslâm Dünyasının İlk Bilim-Kurgu Romanı: Uzay Çiftçileri
Dünyada ilk İslâmî bilim-kurgu romanı olan Uzay Çiftçileri, Eylül 1988 yılında yayınlanmıştır. Panzehir dergisine röportaj veren Ali Nar Hoca, kitabın konusunu şöyle özetliyor: “Uzay Çiftçileri” İslâm dünyasındaki çeşitli bölgelerden bir grup insanın 2018 yılında çok modern bir uzay gemisi ve buna bağlı olan uzay taksileriyle güneş sisteminin gezegenlerini kontrol etmeleriyle başlıyor. Venüs ve Merih’e inen grup burada hayat olmadığını görüyorlar. Daha sonra, jüpiterin bir uydusuna iniyorlar ve hayat imkânı buluyorlar. Orada bitkiler yetiştiriyorlar. Sonra bir tevafuk sonucu başka bir güneş sistemindeki gezegene iniyorlar. Orada bitki ve hayvan yetiştiriyorlar. Gezegene bir çift aslan, eşek ve insan bırakarak, o gezegene 300 yıl önce gitmiş olan bir Karadenizli’yi alarak geri dönüyorlar. Kısaca özeti bu şekilde”[2].
Yerli ve yabancı birçok yayın tarafından tanıtım yazısı ve haberi yapılan eser, ilgi görmüştür. “Die Welt Des İslâms, Tuta Sub Aegide Palas, Milliyet, Panzehir, Mülakat, Yön, Matbuat, Nokta, Tempo, Atv ve Kanal D televizyonları ile Marmara FM” tarafından kitabın tanıtımı yapıldı.
Hollanda’da yayınlanan “Die Welt Des İslâms=İslâmî Edebiyat Bibliyografyası” 10 sayfalık yazı ile kitabı tanıtırken, Mısırlı Ahmed Raif’in “Beşinçi Boyut”uyla mukayese ettikten sonra Uzay Çiftçileri romanının Türkiye’nin ve İslâm âleminin ilk bilim-kurgu romanı olduğunun altını çizmiştir[3].
Matbuat dergisi bilim-kurgu sayfasında “Bu hikâyede Asimov da var” manşeti ve İlhan Kurtaran imzasıyla “Türkiye’nin ilk İslâmcı bilim-kurgusu” alt başlığından sonra şu övücü ifadeleri kullandı: “Türksat gibi el malı bir uydu ile neredeyse göbek atacak bir toplumun insanlarıyız; medâr-ı maişet derdiyle kavrulan Anadolu’nun nesine gerek bilim-kurgu derken, bir de baktık ki Uzay Çiftçileri adında bir kitap yayınlanmış. Müellifi Ali Nar beyefendi. Kendilerine beni kara ufuklu tahlillerinin boğuculuğundan kurtardığı için teşekkür borçluyum. Önsözde de belirttiği üzere, okunacak ve tartışılacak bir kitap olduğu muhakkak. Ama bir ilk oluşu var ki her şeye bedel. Bilim-kurguya yeni bir misyon yüklüyor yazar. İnsanı sadece pozitif bilimle bırakmıyor da, ona bir ruhun var olduğunu da hissettirmeye çalışıyor, dini mefhumlar önem kazanıyor. Astronotlar -ki bunların asıl adı, misyonlarıyla mütenasip olarak “Uzay Çiftçileri”- manevi kuvvetlerle ışık hızının 15 katı hıza ulaşıyor”[4].
Yön dergisi “Türkiye’nin ilk İslâmî Bilim Kurgusu: Feza’da Cihad!” başlığıyla Orhan Gökdemir imzası taşıyan değerlendirmede Matbuat dergisinin kitap hakkındaki pozitif değerlendirmesine vurgu yapmaktadır[5].
Milliyet gazetesinde Ruşen Çakır “Uzayda Cihad Tutmadı”[6]başlığıyla verdiği haberde “Uzay Çiftçileri” romanının satış yönünden tutmadığından bahsetmiştir ancak yaptığı bu haber kitabın tanıtılmasına katsı sağlamıştır.
Nokta dergisi “Halep Üssü’nden Uzaya: İslâmî Bilim Kurgu Romanı” başlığı ve Nuh Köklü imzasıyla şu değerlendirmelere yer veriyor: “2018 yılında Halep Uzay Üssü’nden kalkan bir uzay gemisi, Dünya İslâm Federasyonu adına “Uzayda Bitkisel Gıda Üretme Projesi”ni gerçekleştirmek üzere yolculuğa çıkar. Uzayın ve dünyanın Müslümanlar tarafından keşfiyle sonuçlanacak olan bu uzun yolculuk serüveni, İslâmî ütopik roman türünün ilk denemelerinden biri. Halen iki bölümü piyasaya sunulan kitabın üçüncü bölümü yazılma aşamasında. Her ne kadar uzayda eşekle gezilen bölümlere yer veriliyorsa da kısmen kurgu bilimcilere parmak ısırtacak öyküler de var.”
Yabancı basının ve Türkiye’deki sol yelpazenin, kitabın tanıtımı ve hakkının teslim edilmesi noktasında yaptığı katkıyı, o günlerde muhafazakar matbuatta göremiyoruz. Belki kitap, 2000’lerde yayınlansa İslâmî camia da kayıtsız kalmayacaktı kim bilir. Kitaba İslâmî camiadan Afet Ilgaz, Üstün İnanç ve Prof.Dr.Hasan Akay tanıtım yazısı yazmıştır.
Yazar Üstün İnanç “Uzay Çiftçileri, bir Türk’ün önderliğinde Müslümanların uzaya gidişini ve orada kendi düzenlerini kuruşunu anlatır” dedikten sonra kitaba İslâmî camianın ilgisizliğini eleştirir: “Maşallah Müslümanlığını öne çıkaran aslanlar gibi üç televizyon kanalımız var. Lakin haberleri bile yoktur Uzay Çiftçileri’nden. Gelgelelim, Atv haber programında ballandırıla ballandırıla anlatılıyor, her ne kadar uzaya götürülen eşeği ön plana çıkararak hınzırlık yapılıyorsa da.
Tıpkı Ali Nar’da olduğu gibi.
Üstad Necip Fazıl, konferans ve eserlerini boykot eden solcu ve mason basın organları için şöyle derdi: ‘Üzerimize milyonlarca ton sükût külü ekiyorlar”.
Ah üstadım, şimdi rüzgûr ters döndü, sükût külünü kendi özlerimiz ekiyor. Bizlere karşı”[7] demektedir.
Yazar Afet Ilgaz’da kitabı övgü dolu sözlerle tanıtırken, ilgisizlikten şikâyetçiydi. Ilgaz’ın kaleminden dökülün şu cümleler oldukça anlamlıydı: “Bugünlerde Ali Nar’ın Uzay Çiftçileri’ni okuyorum. Bu kitabı okumakta neden bu kadar geciktiğimi, kitabına ve yazarına neden böyle haksızlık ettiğimi de düşünerek. Oysa hiç kendisinden böyle şeyler beklemediğimiz ve benim “öteki”ler dediğim televizyonlardan ikisi, hiç de korktuğum gibi küçümseme ye kalkmadan, alay etmeden, bir “İslâmcı” yazarın bu bilim-kurgu kitabını epey bir zaman önce hem de haber bültenlerinde duyurmuş, tanıtmıştı. Bizimkiler de neden ses seda yok, onu da bilmem! Belki de benim gibi düşünüyor hissediyorlardır. Ben bilim-kurgu romanları okumaktan sıkılırım. Çünkü bunların, insan muhayyilesiyle sınırlanarak hayal kurduklarını iddia etmeleri, bana yapmacık gelir. Ama itiraf edeyim ki korka korka başladığım Uzay Çiftçileri’ni büyük bir zevkle, elimden düşürmeden okuyorum.”
Prof.Dr.Hasan Akay’da “Öylesine çağdaş bir kurgunun böylesine İslâmî bir hassasiyetle işlenmesine ilk defa rastlıyorum. Tek kelimeyle müthiş bir eser. Bu harikulade çalışmanız hem bana hem de kardeşlerimin elektronik meraklarına bir ilaç gibi geldi” demiştir.
Uzay Çiftçileri ile Türk Sinemasını etkiledi
Uzay Çiftçileri romanı İslâm dünyasındaki ilk bilim-kurgu romanı olma özelliğinin yanı sıra son yıllarda yapılan sinema filmlerinin de esin kaynağı olmuştur. Bu yönüyle Türk sinemasını da etkilemiştir.
Sanatçı Mehmet Esen, Cem Yılmaz’ın GORA ve AROG filmlerini Ali Nar’ın Uzay Çiftçileri romanından esinlendiğini / kopya ettiğini şöyle açıklıyor: “O dönem ben “Uzay Çiftçileri” adında dini bütün bir yazarın fantastik romanını okuyordum. Ciddi bir dille yazılmıştı. ‘Türkler uzaya giderse ne olur’ du konusu. Türkler bütün uzayı ele geçiriyorlar ama bir tek ay onların değil, kafayı aya takmışlar ve elde etmek istiyorlar. Sonunda bir formül bulunuyor ve maç yapmaya karar veriyorlar. Ben bunu eğlenceli bir şekilde sahnede kitabın da adını vererek anlatıyordum. Cem’de sahneye ilk çıktığında uzayla ilgili bir şeyler anlattı.
“(…) Bu uzay konusu üzerinde bol bol espri ürettik. O dönem Cem Yılmaz ve Erdil Yaşaroğlu iyi arkadaşlardı hala da öyleler. İkisi de iyi çizerlerdir. Sürekli uzay esprisi yapıyorduk. Ve yıllar sonra GORA vizyona girdi. AROG’u da unutmamak lazım. Maç bölümleri bahsettiğim kitapta da mevcuttur. Google’dan bulabilirsiniz.”
Mehmet Esen, “GORA için sizin fikriniz diyebiliriz yani?” sorusuna da şu cevabı veriyordu: “Kesinlikle! ‘Uzay Çiftçileri’ kitabından yola çıkıp anlatmıştım. Kitabın adını da vermiştim sahnede anlatırken. O dönem oyunumu izleyenler şahittir”[8].
Ali Nar Hoca’nın vefatı münasebetiyle taziye mesajı yayınlayan Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi de Hoca’nın “Uzay Çiftçileri” romanıyla Türk sinemasını etkilediğine dikkat çekmiştir.
Muhtar Kafası ve Piyesleri
1974 yılında ilk basılan piyesi “Fetih”, 1978’de “Koro”/ya da “Devrimci Öğretmen”, 1979’da “Muhtar Kafası”, 1985’te “Nasreddin Hoca’dan Öğüt”, “S.Bin Müseyyeb’in Hayır Dediği Gün” ve 1991’de yazdığı “Ruh Paraziti”/ya da “Porselen Dişli Bürokrat” ve “Hortlaklar” piyesleri Müslüman gençliğin yetişmesine katkı sağlamış ve büyük bir boşluğu doldurmuştur.
İslâmî camianın yeni yeni ortaya çıkan tiyatro gruplarının bu tür eserleri bulmakta zorluk çektiği bir ortamda Ali Nar Hoca yazdığı piyeslerle bir nesli etkilemiştir. Necip Fazıl’da “Bir Adam Yaratmak, Para, Reis Bey” piyesleriyle aynı katkıyı sunmuştur.
“Muhtar Kafası” adlı tiyatro eseri, Tür-kiye’nin değişik yerlerinde yüzlerce kez sahnelenmiş ve MTTB tarafından açılan tiyatro yarışmasında 63 eser arasında ikinci olmuştur.
Hikâyeleri
Ali Nar Hoca’nın hikâyeciliği romancılığı kadar yalındır. 1989 yılında yayınladığı “Muhtarnâme” de mizahi hikâyeciliği denemiş, 1990’da hikâyelerini topladığı “Dağ Pınarı (Kan Denizi)” kitabını neşretmiştir. 1991’de “Bir Demet Yasemin” adıyla çocuk hikâyelerinden oluşan kitabını neşretmiştir. 2005’te “Çağdaş Arap Hikâyesinden Seçmeler” adıyla Arapça hikâyeleri tercüme ederek Türkçe’ye kazandırmıştır.
Günlük ve Gezi Notları
1975’te eğitim ve araştırma maksadıyla burslu olarak Irak’a gitmiş; bu seyahatini Musul, Bağdat, Kerbela, Necef, Halep, Şam, Beyrut, Amman, Mekke, Medine, Hayber ve Cidde’yle tamamlamış; gördüklerini ve Hacc sırasında tanıyıp dinlediklerini, oraların tabanından derlediklerini “Ortadoğu Günlüğü” adıyla bir seyahatname veya günlük olarak yazıp neşretmiştir.
1986 yılında Hindistan, Singapur, Pakistan, Bangladeş, Endonezya, Malezya, Avustralya, Ürdün, Mısır, Suudi Arabistan, Fas ziyaretlerindeki intibalarını konu edindiği gezi notlarını 2005’te “Yedi İklim Dört Kıta 1 (Uzakdoğu-Avrupa), “Yedi İklim Dört Kıta-2 (Ortadoğu-Afrika)” adıyla neşretmiştir.
“Anadolu Müslümanının Direniş Günlüğü” adıyla yayınlamayı tasarladığı ancak mahut baskılardan ötürü “Anadolu Günlüğü” adıyla yayınlamak zorunda kaldığı eser, özelde Ali Nar Hoca’nın mücadelesini, genelde ise Anadolu Müslümanının mücadelesi ve çektiği çileleri anlatmaktadır. Bu eser Türkiye Yazarlar Birliği tarafından birincilik ödülüne layık görülmüştür.
Denemeleri ve Diğer Eserleri
Bize göre, gerek içerik gerekse üslup bakımından en seçme yazılarını topladığı “Bir Çağ Sonrasına (İki Sonsuzda Gerilim)” deneme kitabı özellikle gençliğe yol gösterici bir kaynaktır. Kitapta yer alan “İslâm Gençliği” yazısı Necip Fazıl’ın “Büyük Doğu” dergisinde de yayınlanmıştır. “İslâmî Düşünüş ve Yaşayış Çevresinde” ve “Müslümanın Gökkuşağı (1993)”ında inançlı neslin nasıl yetişeceğini gösterir. “Edebiyatın İslâmcası”nda ise özellikle İslâmî Edebiyat kavramı, tarihi gelişimi, Türkçe’de İslâmî Edebiyat, edebi sanatlar, günümüz Türkiye’sinde İslâmî havadaki eser sahipleriyle, insan ve kitap tanıtımlarına yer vermektedir. “Çağdaş Arap Edebiyatı’ndan 33 Şair”de Arap âlemindeki en önemli 33 şair ve edibi tanıtmaktadır. Bunlar arasında “Ahmed Ali Bâkesir, Ahmed Şevki, Velid el-Azami, Mahmud Sami Barudi, Mahmud Müflih ve Ömer Bahaüddin el-Emiri” gibi edib ve şairi Türk okuyucusuna tanıtarak kültürlerarası bir köprü kurmaktadır. Yine “İslâmî Edebiyat Açısından Mizah Edebiyatı” adlı eserinde mizahın tanımı, İslâmî Edebiyat açısından mizahın yeri, Türkiye’deki mizahçılardan örnekler, Ortadoğu fıkralarından örneklere yer vermektedir.
Arapça’dan Tercümeler ve İslâm Dünyasına Açılan Pencere
1975’te başlayan İslâm ülkeleri ziyaretinde, tanınmış Arap şairlerinden yaptığı tercümelerle Türkiye’nin İslâm dünyasına açılan penceresi ve oradan tatlı esintiler getiren bir gönül elçisi olmuştur. Necip Giylani’den “Cakartalı Kız”, “Kuzey Kahramanları”, “Kara Gölge”, “İlahi Nur”, “Yahudi’nin Kanlı Böreği”, Ahmed Ali Bâkesir’den “Cihada Çağrı” romanlarını tercüme etmiştir. Tevfik el-Hâkim, Mahmud Müflih ve Necip Mahfuz’dan hikâye çevirisi yapmış ve bu zevatı Türkiye’de meşhur etmiştir. Velid el-Azami, Ömer Baha’üddin el-Emiri ve Nizar Kabbani’den şiirler çevirmiştir.
Şiirleri
Ali Nar Hoca’nın nesir türündeki eserleri ağırlıklı olsa da nazım türünde de eser vermiştir. 1989 yılında şiir kitabı “Ezan Donanması”nı neşretmiş, 2003 yılında aynı eseri bazı eklemelerle “Sığamadığım Dünya” adıyla tekrar yayınlamıştır.
Şiir kitabını tanıtırken şunları söyler:
“Hangi türe sığabildi ki duygularımız, arzularımız, nefretlerimiz, heveslerimiz, hayallerimiz, kayıplarımız, pişmanlıklarımız!? Belki her yazar veya şairlik iddiasındaki büyük ruhlar sığamamıştı dünyaya ve öyle gitmişlerdi.
Bu anlamda hayranı olduğum karakterlerden ikisi var sığamamış dünyaya: Yavuz Sultan Selim ‘dünya bir hükümdar için çok, ikisine az’; Üstad Necip Fazıl’da ‘söylenmedik cümlenin hasreti dudağımda’ diyebilmesidir.
Bütün dâvâ budur”
2012 yılında yayınlanan “Şiir Tahlilleri” kitabında önemli şairlerin şiirlerini tahlil etmiştir. “Kaside-i Bürde” ve Fuzuli’nin “Su Kasidesi”nin tahliliyle başlamış, “Yunus Emre, Hacı Bayram Veli, Lütfi, Necati, Gazi Giray Han, Rasih, Seza-i Gülşeni, Süleyman Şadi, Bayburtlu Zihni, Mehmet Akif Ersoy, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Cenab Şehabeddin, Yahya Kemal, Faruk Nafiz Çamlıbel, Necip Fazıl Kısakürek, Asaf Halet Çelebi, Ziya Osman Saba, Sezai Karakoç, Arif Nihat Asya, A.Öztemiz Hacitahiroğlu, M.Akif İnan, Dilaver Cebeci, Dr.Cahit Öney, Süleyman Arif Emre, Mehmet Nar, Ömer Faruk Turgut, Abdürrahim Karakoç”un şiirlerinden bazılarının tahlilini yaptıktan sonra kendisine ait “Hicran Gazeli”nin de tahliline yer vermiştir.
Netice
Ali Nar Hoca, tıpkı Osmanlı dönemi âlim, mütefekkir ve edipleri gibi dini ve edebiyatı iyi bilen, bu iki sahada da önemli eserler veren; bu yönüyle Osmanlı bakiyesi bir âlim, bir edib bir şâirdir.
İslâmî Edebiyat kavramını 20. asırda ilk defa kullanan ve gündeme taşıyan Şeyh Ebu’l-Hasen en-Nedvi’den sonraki ismidir. Bu kavramı Türkiye’de tanıtan ve yerleştiren kişidir. Edebi eserlerini İslâmî tahassüsle yazmış, “ahlaki telkin” metoduyla tedrici bir dini yönlendirme yapmıştır. Arılar Ülkesi ve Uzay Çiftçileri romanları İslâm dünyasında yazılmış, alanlarındaki ilk örneklerdir. Uzay Çiftçileri eseriyle Türk sinemasını etkilemiştir.
“Ortadoğu Günlüğü”, “Yedi İklim Dört Kıta 1-2”, “Çağdaş Arap Edebiyatından 33 Şair” telifleri ile Necip Giylani, Ahmed Ali Bâkesir, Tevfik el-Hâkim, Mahmud Müflih, Necip Mahfuz, Velid el-Azami, Ömer Baha’üddin el-Emiri ve Nizar Kabbani’den tercümeleriyle Türk-Arap dünyası arasında kültürel bağ kurulmasına yardımcı olmuştur.
Telif ettiği “Edebiyatın İslâmcası”, üç ayda çıkarttığı “İslâmî Edebiyat” dergisi, Necip Giylani’den tercüme ettiği “İslâmî Edebiyata Giriş” ile İslâm dünyasının tanınmış edib ve şairlerini Türkiye’de toplamakla “İslâmî Edebiyat” kavramını ülkemizde tanıtılmasına öncülük etmiştir.
“Müslümanın Gökkuşağı”, “İslâmî Düşünüş ve Yaşayış Çevresinde” ve “Bir Çağ Sonrasına” kitaplarıyla inançlı bir neslin tohumlarını atmış, yazdığı piyeslerle o yıllardaki nesle ufuk açmıştır.
“Sığamadığım Dünya” adlı şiir kitabında da inançlı nesil yetiştirmeyi kendine dert edinen Ali Nar Hoca, “Yeni İslâm Gençliğine Mesaj” şiirinde o nesle:
“Ben İslâm destanını yazmak dilerim,
Sen de söyleyecek dil olur musun? sorusunu sormaktadır.
Aynı şiirin devamında:
“Ve bir gün vurulup, şerefle ölsem,
Sen beni örtecek tül olur musun?
Beni yıkayamaz büyük denizler,
Örtüp saklayacak göl olur musun?” demektedir.
Tarihler 16 Temmuz 2015’i gösterdiğinde, din ve edebiyat kanatlarıyla “Şahsiyetçi Nizam” dediği İslâm’a hizmetini tamamlayarak şiirinde bahsettiği şehadete erdi. “Örtüp saklayacak göl olur musun?” dediği nesil, onbinlerle cenazesine iştirak ederek sel oldu, göl oldu.
İSLÂMÎ EDEBİYAT’IN ÜSTADI: ALİ NAR HOCA
Medeniyetin en temel unsurlarından biri edebiyattır. Edebiyat; inanç, hukuk, ahlak ve sanatla birlikte medeniyetin inşasında, beşeri tekâmülün ve beşerin refaha kavuşmasının olmazsa olmazıdır. Bir toplumda “inanç, hukuk, ahlak, sanat ve edebiyat” etkinliğini yitirir ve çökerse, o toplum maddi olarak ne kadar güçlü de olsa yıkılmaya, yok olmaya mahkûmdur. İşte medeniyetin inşasında edebiyatın önemi neyse, İslâm medeniyetinin inşasında da İslâmî Edebiyat’ın rolü öyledir.
İslâm Medeniyeti’nin temel taşlarından birisi de söz söyleme sanatıdır, edebiyattır. İnancı, en beliğ şekilde anlatma sanatı olarak edebiyat, İslâm Medeniyeti’nin temel taşlarındandır; medeniyetin ruhudur. Eğer edebiyat, bu ruhu Allah’ın ebedî kelâmı Kur’an-ı Kerim’den ve Peygamber Efendimiz (sav)’in hadis-i şeriflerinden alıyorsa, bu tam mânâsıyla “İslâmî Edebiyat”tır.
İSLÂMÎ EDEBİYAT’IN BİRİNCİ KAYNAĞI: KUR’AN-I KERİM
İslâmî Edebiyat’ın ilham kaynağı ve nirengi noktası Kur’an-ı Kerim’in söz mucizesidir. Bu büyük mucizenin kalplere çarptığı an uyandırdığı histir, duygu yoğunluğudur. Beşeri yeteneklere meydan okuyan, dengi bir harfin ortaya konulamadığı fesahat ve belâğatıyla insanlığa yön veren Kur’an Edebiyatı, İslâmî Edebiyat’ın ilham kaynağıdır.
İKİNCİ KAYNAK: HADİS-İ ŞERİFLER
İslâmî Edebiyat’ın ikinci kaynağı, Ümmü’l Kurâ’nın (Mekke-i Mükerreme’nin) yani şehirlerin efendisinin içinden çıkan o Büyük Efendi’nin, Resul-ü Kibriya’nın, Hatemü’n-Nebiyyin’in mübarek dudaklarından dökülen sözler bütünü olan Nebevi Edebiyat’tır, Hadis Edebebiyatı’dır. Budur İslâmî Edebiyat’a can suyu olan.
Ümmü’l Kurâ’nın içinden çıkan ve tüm âleme efendi olan Sevgili Peygamberimiz şöyle bahseder sözün gücünden: “Allah’ın bana verdiği bilgi ve beni vazifelendirdiği dünya görüşü, bol yağmura benzer. Onu cins toprak alır, ekinleri ve meyveleri çıkarır. Sert arazi de biriktirir. Allah böylece de onunla insanları faydalandırır; ekin ve hayvanlarını sular, kendileri içer insanlar. Aynı yağmur bir araziye düşer ki, kaybolup gider, ot ekin de bitirmez. İşte bu, şunu anlatır: Allah’ın dininde kavrayışlı olan, benim sunduğum bilgi ve nizamdan faydalanır ve başkalarını da faydalandırır. Ama buna kulak vermeyen ve akıl erdiremeyenler, anlamadığı için de benim getirdiğimi kabullenmezler”.
İslâmî Edebiyat, Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerifler’den sonra Peygamber Efendimiz (sav)’in sahabelerinden Hassân b. Sâbit, Abdullah bin Revâha ve Kâ’b b. Züheyr’le devam etmiştir.
İslâmî Edebiyat, Kâ’b b. Züheyr’le “Kaside-i Bürde”dir, İmam-ı Busayri’yle “Kaside-i Bür’e”, Yusuf Has Hacib’le “Kutadgu Bilig”, Edip Ahmed’le “Atabetü’l-Hakayık”, Ahmed Yesevi’yle “Divan-ı Hikmet”, Mevlânâ’yla “Mesnevi”, Yunus Emre’yle “Risalet-ün Nushiyye”, Fuzuli’yle “Su Kasidesi”, Şeyh Galib’le “Müseddes Na’t-ı Şerif-i Nebevî”, Nâbi’yle “Sakın Terk-i Edepten”, Ebu’l-Hasen en-Nedvi’yle diriliş, Mehmed Akif’le “Çanakkale Şehitleri”, Sultânüşşuarâ Necip Fazıl’la “Sakarya Türküsü”, Ali Nar Hoca’yla “Yeni İslâm Gençliği’ne Mesaj”dır.
20’nci yüzyılda İslâmî Edebiyat, Hint ikliminde Şeyh Nedvi’dir, payihatta Ali Nar Hoca’yla vücud bulmuştur.
EBU’L HASAN EN-NEDVİ
İslâm’ın ilk doğuşundan 20’inci yüzyıla kadar “İslâmî Edebiyat”, kavram olarak kullanılmasa da muhteva olarak nesilden nesle aktarılarak bize ulaşmıştır. 20. asırda “İslâmî Edebiyat” kavramını ilk defa kullanan ve sistemleştiren Ebu’l-Hasen en-Nedvi’dir.
Şeyh Nedvi, İslâmî Edebiyat’ın çerçevesini şöyle çizer: “İslâmî Edebiyat’ın hedefi İslâm’ı telkindir. Bu telkin nüvesini taşımayan İslâmî Edebiyat olamayacağı gibi, taşıdığı bir ciddi mesaj olmayan söz ve eser de edebî olamaz”. Nedvi’ye göre, “İslâmî Edebiyat, insanı, hayatı ve dünyayı İslâmî tasavvura göre yorumlar. İslâm’ın doğuşundan bu yana İslâmî Edebiyat bir vakıadır, özünü vahiy ve nübüvvet nurundan alır. Ümmetin kılavuzudur ve bu Allah huzurunda sorumluluktur. İslâmî Edebiyat, tamamlayıcı bir edebiyattır. Mefhum ve şekil bütünlüğü olmadığı takdirde mükemmelliğe ulaşamaz. İslâmî edebiyatçılar ümmetin duygu ve düşüncelerinin güvencesidir. Yeterli İslâm ilimleri ve doğru inancı taşımayanlar bu emaneti taşımaya güç yetiremezler. İslâmî edebiyatçılar İslâmî değerlere ve ilkelerine bağlıdır”.
ALİ NAR HOCA
Ali Nar Hoca da İslâm’ın güzelliklerini topluma tebliğ edebilmek için “İslâmî Edebiyat”ı benimsemiş, bu yolla geniş kitlelere mesaj vermek için çabalamış ve Türkiye’de İslâmî Edebiyat’ın öncüsü, üstadı olmuştur. Türkiye’de ise İslâmî Edebiyat kavramını ilk kullanan, yaygınlaştıran, sistemleştiren Ali Nar Hoca’dır.
Bu kavramı Türkiye’de yerleştirmek için “İslâmî Edebiyat” dergisini ve “İslâmî İlimler, Kültür ve Edebiyat Vakfı (İSEV)”nı kurmuştur. Ülkemizde “İslâmî Edebiyat” kavramını ilk defa kullanan, yaygınlaştıran ve sistemleştiren Ali Nar Hoca’dır.
1986 yılında Hindistan ziyaretinde Şeyh Nedvi’nin “Türkiye’de İslâmî Edebiyat’ın temsilcisi sen ol” çağırısına uyan Ali Nar Hoca, 1989 yılında Türkiye’de İslâmî Edebiyat dergisini çıkartmıştır.
Ali Nar Hoca, İslâmî Edebiyat’ı “İslâmî tahassüsle söylenen söz sanatı” şeklinde tanımlamıştır. Şeyh Nedvi gibi Ali Nar Hocanın tutumu da “tebliğ” anlayışından çok “ahlakî telkin” anlayışıdır ve bu yönüyle Lebid’e, Hassân b. Sâbit’e, Züheyr’e ve Necip Fazıl’a benzer.
Ali Nar Hoca, İslâmî Edebiyat’ı “İslâmî tahassüsle söylenen söz sanatı” şeklinde tanımlamış ve İslâm dinini kitlelere anlatırken “tebliğ” anlayışından çok “ahlakî telkin” metodunu kullanmıştır. Bizim edebiyatımızda, geleneğimizde var olan “münacat, naat, büyükleri medih ve kötülere yergi” ahlakî telkin taşıyan türlerdir. Hocamızın yaptığı da tam anlamıyla budur.
Ali Nar Hoca, bu anlayışını şöyle ifade eder: “İslâmî Edebiyat, İslâm duygu ve düşünceyle yapılan bir söz sanatıdır. İslâm’dan ve onun kutsallarından direk söz etmeseniz de onun ruhuna uygun olarak Müslüman ediplerin yaptığı edebî faaliyetlerin tümü İslâmî Edebiyat kavramının içine girer. İslâm’a aykırı olmayan ve İslâm’ın kutsallarını rencide etmeyen eserleri bu kategoride değerlendirebiliriz. Özellikle altını çizmek gereken bir nokta genel ahlaka aykırı olamamaktır. Bizim geleneğimizde var olan münacat, naat, büyükleri medih ve kötülere yergi, ahlakî telkin taşıyan türler tepe noktasını tutar. Aslında bize göre ideal olan da budur.”
İSLÂMÎ EDEBİYAT MARKASI
Türkiye’de İslâmî Edebiyat’ın temsilcisi, üstadı ve marka haline getiren kişi Ali Nar Hocamızdır. Hoca, edebiyatın İslâmcasının nasıl olacağını ifade için ortaya koyduğu “İslâmî Edebiyat” tabirini Mayıs 1988’de kurduğu “İslâmî Edebiyat” dergisi ve 1996 yılında Nedim Urhan, Enver Baytan ve Osman Öztürk hocalarla birlikte kurduğu, kamuoyunda “İslâmî Edebiyat Vakfı” adıyla maruf tam adı İslâmî İlimler, Kültür ve Edebiyat Vakfı (İSEV)’yla marka haline dönüştürmüştür.
Ülkemizde “İslâmî Edebiyat” kavramını ilk defa kullanan, yaygınlaştıran ve sistemleştiren Ali Nar Hoca’dır. İslâmî Edebiyat kavramını Türkiye’de ortaya atan, çıkarttığı dergiyle, kurduğu vakıfla markalaştıran ve Türkiye gündemine getiren rahmetli Ali Nar Hoca’dır. İslâmî Edebiyat, hocamızın göz bebeğidir, evladıdır. Bu sebeple bu evladını başka bir evladına (bize) emanet ve vasiyet etmiştir.
İSLÂMÎ EDEBİYAT DERGİSİ
Ali Nar Hoca, Mayıs 1988’de çıkarttığı İslâmî Edebiyat dergisinde derginin ismi ve çıkış nedeni hakkında “Niçin böyle bir dergi?” başlıklı yazısında amacını ve hedeflerini şöyle açıklamaktadır:
“İslâmî Edebiyat” adıyla bir müstakil dergi çıkarmaktan söz ettiğimiz günler, yılı bulmuştur. İşitenlerin birçoğu, başlıktaki soruya yakın cümlelerle meraklarını açığa vurmuşlardır. Bunların bir kısmının, meseleden uzak oluşunu söyleyip geçiştirmek mümkünse de; bazısı kasıtla bazısı da entellektüel kuşkuyla sormuştur. Kasıtlıları geçiyoruz. Ama gerçekten “Edebiyat ve sanata farklı bakan” yetişme tarzı gereği, haklı olarak bir ayrımcı tutum hissedenlerin meraklarını cevaplandırmak gereklidir:
Bir kere, İslâmî Edebiyat, genel anlamdaki edebiyattan ayrı mıdır? Evet, peşin söyliyelim; konusu, hedefi, duygu ve düşünce olarak sunduğu mesaj, kullanılan terim, kavram yani mazmunlarıyla da özelliği olmak gerekir: (Geniş açıklamayı, başka imzaların incelemelerinde okuyacaksınız)
Hemen bir itiraz, şöyle gelebilir: “Özellikle Divan döneminden itibaren dini edebiyat’ın, din dışı edebiyatla aynı mazmun ve aynı şekilleri kullandığını görüyoruz, buna ne denir?”
Ve hemen söyleriz: “Gül, bülbül, şarap, sevgili, kadeh, saki” gibi terimlerle; “gazel, mânî” gibi türler müştereken kullanılmıştır. Türlerin zararı düşünülemez; şekildir. Muhteva önemli. Mazmunlara gelince; daha çok “Tekke Edebiyatı” adı verilen eserlerde sık görülür. Ama mecaz olarak kullanıldığı savunulur. Halbu ki, Yunus Emre, Hacı Bayram örneği, hem sofi, hem şair hüviyetlerde böyle özentiler yoktur! Şekil, vezin bir yana, edebi mazmun kaygusu hiç yok. Hep inancın terennümü var.
İşte İslâmî Edebiyat’ı biz bu çizgide düşündüğümüz için, ayrıcalık tanıyoruz. Böyle olunca da ‘İslâmî Edebiyat” ser levhalı bir dergiyi elzem sayıyoruz. İslâm kültür ve düşüncesini, İslâmın mesajını, üstün sanatla, var olan edebi türlerden biriyle biriyle ve elveren bir biçimle veren; sırf sanat değil, sanatla inanç iç içe bir çalışmanın dergisi.
Bunca dergi varken, bir dergide bizim olsun kaygusunda değiliz.
Bu derginin belli başlı ayrıcalığı şöyle:
-Aktüel konuları işleyen, politikaya da giren dergilere hiç benzemez. “İslâmî Edebiyat”, “Kültür Sanat” gibi konu belirtenlerden de şu yönlerden ayrılır:
-Onlar daha çok, yaşayan yazar ve sanatçıların edebi mahsullerini gündeme getirir. Veya eleştirir. Bu dergi ise yaşıyanlarla birlikte, geçmişteki değerleri lanıtır. Inceİer, eleştirir, tahlil eder.
-İslâmî olan edebiyatın tanımını ve sınırını tesbite çalışır, Bu ölçüye uyanları tahlil eder, sanat inceliklerini tanıtıp, anlaşılmasını sağlar.
-Bu dergi, üç ayda bir çıkar; “dergi-antoloji-edebiyat tarihi” arası bir özellik taşır.
-Bu dergi, İslâmî kültüre bağlı, İslâmî tahassüsle yazan, İslâmî yaşamaya değer hayat bildiği için; onun övgü ve tanıtımı uğrunda mesaj sunan ediplere açıktır. Her tür eserini ve her araştırma ve incelemesini neşre teşnedir.
-Dili, günümüz türkçesidir. Çok eski veya çok uydurukça değil, herkesin anlayacağı – tabir caizse – konuşulan dildir.
-Bu dergide, tüm İslâm dünyasındaki ve her dildeki İslâmî Edebiyat tanıtılıp, örnekleri (tercümesi veya aslı ile) taktim edilecek. Bunu daha iyi anlatabilmek için yaptığımız başlangıç sohbet toplantısındaki konuşmamızı, aynı zamanda “İslâmî Hitabe”ye örnek olsun diye, aynen alıyor ve açıklamamızı ona havâle edip, onunla tamamlıyoruz”[9].
Ali Nar Hoca, İslâmî Edebiyat dergisinin birinci sayısında bir de “Kuruluş Hitabesi” yazmıştır. Aslında bu yazı İslâmî Edebiyat’ın manifestosudur. Hocamız, hamdele ve salveleyle başladığı yazısında şunları söylemekteydi:
“Allah’a hamdederek onun İsmini başa olarak söze başlıyoruz. İslâm şiarında, güzel söz, edebi ve edepli söz böyle başlar.
Ve söz, Ona hamdini iletmeden başlayan söz, sanatlı da olsa edebli olamaz. Onun insanlığa rahmet olarak gönderdiği Resülü Muhammed Aleyhisselâmı saygıyla anmakla bütünlenir. Çünkü “Yol onun, varlık onun”dur. Sanat da, Edebiyat da onunla anlamlıdır. Onun izinde giden bir kişi bir sanatkârdır. Özel olarak; sanat unsurlarını kullanarak o yolu süsliyenlerin ise apayrı yeri vardır.
Onun getirdiği kitap, söz sanatının yirmi dört ayarıdır. Ona ulaşmak kulun işi değil elbet. Kulun işi ona mümkün olduğunca yaklaşmak. Yani geçerli söz sanat ölçüleri ve ilkelerini başarırken; mana ve muhtevada da onun mesajını asliyyetiyle iletmek. İşte buna biz “İslâmi Edebiyat” diyoruz.
Edep; ölçü, eğitilmişlik, terbiye görüp belli kişiliğe ermişlik; had, sınır haddini bilmek; neye ehil olduğunu bilip, yapmak, ehil olmadığına girişmemek, konuşmamak. Âdâb ise; herşeyin icra icrasına dair metod ve tavırlar demek olur. “Âdâb-ı muaşeret’ten anlaşılsın: İnsanlarla ilişkide dikkat edilecek ölçüleri anlatır; selâmlaşmadan, yemek yeme, sohbet ve öbür muamelelere kadar.
“Edebiyat” Türkçe’mizde, Lisanın edebi yerine kullanılıyor. Arapların “Edebüllüğa” teriminin karşılığı. Yani, dilin yapısına uygun, etkisi kullanılmasının yol ve ölçülerini veren disiplin anlaşılır. Söz söyleme veya yazma sanatını tanıtır. Arapça da tekil eden, Türkçede galat-ı meşhûr haliyle çoğul olarak kullanılmış.
Türkçe olarak yazılmış; dil özelliği ve sanat ölçülerini üstünde taşıyan şiir (ve türleri), hikâye (ve çeşitleri), roman, tiyatro, çocuk edebiyatı (her şekliyle), hitabeler, denemeler, makale, fıkra ve mizahlar.
Bütün bunların “Türk Edebiyatı” terimiyle tanımlanması, anılması bilinen durum. İslâmî Edebiyat terkibindeki, “İslâmî” sözü ise; önce her dildeki İslâmî olan edebiyatı, sonra da Türkçedeki edebi mahsulleri anlatsın.
İslâmî, yani İslâm rengine bürünmüş “Edebiyat” İslâm düşüncesi ve dünya görüşünü benimsemiş kafa ve kalbin; o duyguları terennüm etmesiyle oluşan yazılı veya sözlü birikim. İster İslârni terim ve sembolleri kullanarak; bir şahsı bir manayı, ya da tüm İslâm kutsallarını anlatıp duyurmaya yönelik olsun, isterse öyle terim ve sembollere ilişmeden İslâmın Evrensel hüküm ve mefhumlarını konu edinsin; herhalde bu esere “İslâmî” demek gerekecek ve “İslâm Edebiyatı’nın” örneği olacaktır. Çünkü bütün insanlığın müştereken benimsediği ilkeler, İslâmın da övdüğü ve diriltip yaşatmak istediği ilkelerdir:
Doğruluk (ve gerçeklik) hayır (ve iyilik), cesaret ve mertlik, akıl ve bilgelik, iyiliğe karşı iyilik, kadirbilirlik, insanlığa faydalı olmak, insanların arasını bulmak, insana maddi ihtiyacında destek olmak bu türdendir.
Bunları, marazi ruh sahibi ya da bunalımlı kimselerden (bir de olağan üstü şartlar içinde olanlardan) başkası terse yoramaz. Meselâ, yalancılığı normal insan uygun görmez. İnsanları kavgaya özellikle de batıl kavgaya kızıştırmanın tasvib edilmesi de normal şart ve insanlarda imkânsızdır.
Bu evrensel umdeler, aynı zamanda İslâmın insanlara “baş ödev” diye telkin ettiği esaslardır. Öyleyse, bunlardan birini veya tümünü konu alan, ima veya işaretle olsun duyurup telkineden sözlü veya yazılı her eser İslâmî olma özelliğine sahiptir. Yeter ki, bunları verirken, İslâmın insanlığa özel telkinlerinden birini rencide etmesin. Ya da, kaş yaparken göz çıkaran; evrensellik ya da hümanisttik dalgasına tutulup meselâ “eşitlik türküsü söylerken, herkesi ve her şeyi bir birine eşitlemeğe kalkmasın!”
“Bileni bilmeyeni bir tutmasın” çalışanla çalışmayanı, zeki ile ahmağı, dürüstle sahtekârı denk görmesin. Yüz kiloluk adamı kırbeş kilolukla denk tutup; ikisine de aynı gıdayı verip, aynı ağırlığı yüklemesin.
Biz, İslâmî olacak Edebiyatta üç basamak görürüz:
İlki: İslâmi mefhum ve ilkeleri, İslâmî sembol ve terimlerle, İslâmî incelik ve edep içinde; sanat özelliklerini de feda etmeden dile getiren her edebi tür İsiâmi Edebiyata örnektir.
İkincisi: O terim ve semboller kullanılmasa da, isiâmi düşünce ve duygularla, insani ve evrensel işlenen eser ve mahsuller.
Üçüncüsü ise: Sadece İslâmın genel ve özel umdelerine ve ahlâk ölçülerine ters düşmeden, sanat yapılarak oluşturulan eserlerdir…
Dördüncü bir sıra bizce henüz mevcut değil ancak yerine göre; muannid kâfir ve mülhidleri yermek, hicvetmek de olur ki, bu Asr-ı Saadet’te bile uygulanmıştır.
İslâmî Edebiyatın, İslâmın doğuşuyla yaşıt olması tabiidir. Söz başında işaret ettiğimize ilâveten Peygamber şairlerini hatırlatmakla yetinirim Hatta biz, İslâmî Edebiyat ilk insan ve ilk peygamberle başladı desek yeridir. Çünkü edebiyatı, “Sözü ustalıkla kullanarak, mesajı etkili biçimde vermek”, diye tanımlarsak; her dava sahibinin, inancını kitlelere ulaştırmasında en elverişli vasıtanın da söz sanatı olduğunu hatırlarsak, iddiamız doğru çıkar. Edebiyat da, ilk vahiy ve onun tebliği ile başlar. Türkçe de ise; ilk düşünen ve duyan müslüman Türk’ün kendine has uslubla, kendi dilindeki terennümüyle başlar. O ilk kişi ve eser aslında Allah’ın ilmindedir. İnsanların tesbitinde ise; İslâmî konu ve hedef alan ve sanat özelliği taşıyan ilk eser Manas Destanıdır. Ondan sonra da, Türkistan’da, Maveraünnehr’de, Hint’te, Orta Doğuda ve nihayet Anadolu’da Türkçe İslâmî Edebiyat kol kol gelişmiştir.
Bu gelişme Osmanlının sonunda diyebiliriz ki Mehmet Akif’le bitmiş, Cumhuriyet döneminde ise Üstad Necip Fazıl’la en üst noktaya varmıştır. Çünkü İslâmî Edebiyat üstadda hem şekil ve dış sanat yönüyle, hem de muhteva bakımından kimsenin güç yetiremediği seviyeyi tutmuştur.
İşte şimdi, yaşıyan sanatçılardan buraya kadar zahmet edip gelenlerle, konuşuyoruz. Her birinizin en az bir edebi türde belirgin seviyeniz var. Böyle seçkin bir edebiyatçı heyet huzurunda meseleyi şöylece ortaya koymamız hoş görülür umudundayız[10]“.
Ali Nar Hocamızın, Mayıs 1988’de açtığı çığırı, Onun emaneti “İslâmî Edebiyat” dergisini ve 1996 yılında İslâmî Edebiyat’a destek olmak ve alan açmak için kurduğu “İslâmî İlimler, Kültür ve Edebiyat Vakfı (İSEV) emanetlerine sahip çıkıp, hocamızın yolunda, bıraktığı yerden devam ettirme gayreti içindeyiz.
DR.SİYAMİ AKYEL
[1] Cahit Zarifoğlu, Milli Gazete, 3 Mart 1980, s.2.
[2] Panzehir, Bilim-Kurgu Romanları Üzerine Ali Nar ile Konuşan: A.Selim Köroğlu, 1989.
[3] Reprinied from: DIE WELT DES İSLAMS, Band XXXV, 1, 1995.
[4] Matbuat dergisi, Bu Hikâyede Asimov Var, İlhan Kurtaran, Eylül 1994.
[5] Yön dergisi, Türkiye’nin İlk İslâmî Bilim Kurgusu Feza’da Cihad, Orhan Gökdemir, 16 Kasım 1994.
[6] Uzay’da Cihad Tutmadı, Ruşen Çakır, Milliyet 14.05.1995.
[7] (7) Kayıtsızlık, Üstün İnanç, Gündüz gazetesi, 4 Aralık 1995.
[8] Medyatava, 14.04.2011.
[9] İslami Edebiyat Dergisi, Mayıs 1988, sayı: 1, sayfa: 2.
[10] İslami Edebiyat Dergisi, Mayıs 1988, sayı: 1, sayfa: 3.
